O günü düşündükçe hâlâ içimde tuhaf bir sızı beliriyor. Sanki zamanın bir anlığına durduğu, nefesimin boğazıma düğümlendiği o saniyede kalmışım gibi... Her şey o kadar sıradan başlamıştı ki — annemle arabada eve dönüyorduk, camdan gelen rüzgâr saçlarımı savuruyordu, içimde sebepsiz bir huzur vardı. Güvende olduğumu sanıyordum. İnsan bazen fazla rahat hissedince, hayatın bir tokat gibi yüzüne çarpacağını unutuyor.
Bir çarpma sesi... Sonrası sessizlik.
Yandan gelen motorun bize çarptığı an, sanki hayatımın filmini hızla geri sarıp durduran bir darbeydi. Arabanın camları bir anda patladı, etraf cam kırıklarıyla doldu, ama ben sadece donakaldım. Sesler çok uzaktan geliyormuş gibi… Annemin adı dilimdeydi ama çıkaramadım. Sadece baktım. Cam parçaları yavaş çekimde önümden geçerken içimden tek bir düşünce geçti: “Bitti mi?”
Ama bitmemişti. Yaşıyorduk.
İlk tepkiyi annem verdi. Eliyle bana dokundu, “İyi misin?” dedi. Titreyerek başımı salladım. O an ağlamadım… ama gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Ağlamak gibi değil de, yaşadığını fark eden birinin gözyaşı gibiydi o. Sessiz, derinden gelen bir teşekkür gibiydi hayata.
Motor sürücüsü de şanslıydı. Kimseye ciddi bir şey olmadı. Ama içimde bir şey o gün çatladı. Cam değil… belki de o “bana bir şey olmaz” sanrısıydı kırılan.
Artık her arabaya bindiğimde daha dikkatliyim. Ama daha da önemlisi, daha farkındayım. Bir saniye bile ne kadar kıymetli… bir nefesin, bir dokunuşun, bir “iyiyim”in aslında ne kadar büyük bir hediye olduğunu anladım.
Kazadan sağ çıktım, evet… Ama sanki o çarpma anında, eski benin bir parçası orada kaldı.

